“`html
LGBTİ+ Karşıtı Yasa Tasarısının Kanunilik ve Ayrımcılık Yasağı Bağlamında Değerlendirilmesi
‘Genel ahlak’ iddialarıyla gündeme getirilen bu LGBTİ+ karşıtı yasa tasarısı, suçta ve cezada kanunilik ilkesini ihlal etmekte ve aynı zamanda uluslararası hukukta kabul edilen ayrımcılık yasağını açık bir şekilde çiğneyerek bireysel hak ve özgürlükleri tehlikeye atmaktadır.
06.11.2025
LGBTİ+ hareketinin görünürlüğünün artması, devletin uzun yıllardır sürdürdüğü ve inkar üzerine inşa edilen LGBTİ+ politikalarını yeniden gözden geçirmesine zemin hazırlamıştır. Özellikle 2015 yılından bu yana devam eden nefret politikaları, giderek daha sistematik bir hale gelmiş ve şiddet içeren eylemler artmıştır. ‘Aile’, ‘din’ ve diğer ideolojik kavramlarla karşıt bir konumda olan LGBTİ+ toplumu, yasanın doğrudan şiddetiyle de tehdit altında kalmaktadır. Daha önceki yazılarımda belirttiğim üzere, de facto propaganda yasağının genişletilmesi ve de jure hale getirilmesi hedeflenmektedir.
Küresel ölçekteki anti-LGBTİ+ dalgasının bir parçası olarak önerilen bu yasa tasarısı, LGBTİ+ bireylere yönelik bir dizi düzenleme içermekte. Bu düzenlemeler, uluslararası anlaşmaları ve teamülleri birçok açıdan ihlal etmektedir. Özellikle insan haklarıyla ilgili olan uluslararası anlaşmaların ihlal edilmesi, Anayasa Md. 90(5) uyarınca sıkı bir denetim gerektirir. Taslağın uluslararası hukuk açısından değerlendirilmesi bu nedenle kritik bir önem taşımaktadır. Bu bağlamda, 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun ‘Hayasızca Hareketler’ başlıklı 225’inci maddesindeki planlanan değişiklikler ise ayrı bir dikkat gerektirmektedir.
Nullum Crimen, Nulla Poena Sine Lege: Genel ahlak kimin ahlakıdır?
Suç ve cezada kanunilik ilkesi (Nullum Crimen, Nulla Poena Sine Lege) bireysel özgürlüklerin güvence altına alınmasında hayati bir rol oynamaktadır. Milletlerarası Daimî Adalet Divanı, bireyi devlete karşı korumanın ceza hukuku sisteminin temel amacını oluşturduğunu belirtmiş, bireyin hangi eylemlerinin hukuka uygun, hangilerinin cezai sorumluluk doğuracağını önceden bilmesinin şart olduğunu vurgulamıştır[1]. Cezanın öngörülebilirliğinin sağlanması, modern ceza hukukunun temel ilkelerine bağlıdır. Bu nedenle, cezalandırılabilir eylemlerin net biçimde tanımlanmış olması gerekmektedir.
Nullum crimen ilkesi, BM Genel Kurulu’nun İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi’nde tanınmaktadır[2]. Bu ilke, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi (Md. 7), BM Medeni ve Siyasi Haklara İlişkin Uluslararası Sözleşmesi (Md. 15) gibi pek çok uluslararası belge tarafından korunmaktadır. Mahkeme, bu ilkenin hukukun üstünlüğü ilkesinin temel bir unsuru olduğunu ve keyfi uygulamalara karşı bireyleri koruma görevini taşıdığını sıkça belirtmektedir. Ayrıca, bu ilkenin yalnızca mevcut hukukun değil, aynı zamanda mahkeme içtihatlarının da göz önüne alınarak uygulanması gerekmektedir.[3]
Mahkeme, kanunların erişilebilir ve açık bir şekilde kaleme alınması gerektiğini savunarak, bireylerin belirli eylemlerin sonuçlarını makul biçimde öngörebilmeleri gerektiğini vurgulamaktadır.[4]
Bununla birlikte, bu yasa tasarısı, öngörülebilirlik açısından son derece belirsizdir. ‘Hayasız’ teriminde olduğu gibi bir kavram, kişiden kişiye ve toplumsal gruplar arasında farklılık göstermektedir. Bu belirsizlik, tasarının yasalaşması durumunda daha da artacaktır. Örneğin, ‘doğuştan gelen biyolojik cinsiyet’ veya ‘genel ahlak’ ifadeleri, objektif bir şekilde tanımlanabilir nitelikte değildir. Bu tür belirsizlikler, yasa uygulayıcılarının yorumlamalarında keyfiliğe neden olabilir ve yargı süreçlerinde uluslararası hukuku da göz ardı edecek şekilde hak ihlallerine yol açabilir.
Bu belirsizlik, yalnızca LGBTİ+ bireyler için değil, tüm toplum için sorunlar yaratabilir; çünkü böyle bir yasa, sadece adli kolluk değil, aynı zamanda ‘ahlaki kolluk’ oluşumunu da beraberinde getirebilir. Bu, hukukun alanının genişlemesi ve cezalandırılabilirliğin belirsizleşmesi gibi riskler taşır. Sonuç olarak, polis ve diğer kolluk güçleri, hukukun nesnel sınırları ile toplumsal değer anlayışları arasında giderek daha bulanık bir sınırda işlev görecektir.
Yasa mı, yasak mı: Eşcinsellik her yerde mevcut
Kolonyal dönemden günümüze eşcinselliği suç sayan yasalar değişik şekillerde ortaya çıkmıştır. Örneğin, Uganda’da eşcinselliğe ağır cezalar uygulanmakta ve bunun bir ulusal tehdit unsuru olarak görüldüğüne dair gerekçeler sunulmaktadır[5]. Dünya genelinde 65 ülkede hâlâ eşcinsellik suç olarak tanımlanırken, 12 ülke bu suçlar için idam cezası öngörmektedir.
Her ne kadar uluslararası hukuktaki düzenlemeler cinsel yönelim ve cinsiyet kimliğine dair doğrudan ifadeler içermese de, toplumsal cinsiyet çeşitliliği hukukun bir parçası olarak tanınmaktadır. 1969 tarihli Viyana Antlaşmalar Hukuku Sözleşmesi ve AİHM’nin ‘yaşayan belge’ anlayışı,[6] bu konularda evrimsel bir bakış açısıyla ilerlemektedir.[7]
Bu tür düzenlemeler, ayrımcılık yasağını çiğnemekte ve uluslararası insan hakları anlaşmalarıyla çelişmektedir. Ayrımcılığın yasaklandığı her türlü uluslararası belge, cinsel yönelim ve cinsiyet kimliğinden kaynaklanan ayrımcılık durumlarını da kapsamaktadır. Bu sebeple, mevcut yasa tasarısı ayrımcılık yasağını ihlal etmektedir.[8] Zira toplumsal normlar üzerinden getirdiği kısıtlamaların bir tek bir geleneğe dayanmadan, insan haklarının evrenselliğiyle çelişmeyecek şekilde oluşturulması gerekmektedir.
Ayrımcılık yasağı üzerine kurulu olan insanlar, ayrımcılığa maruz kalmadan hak ve özgürlüklerden eşit biçimde yararlanmalılar. Yasa tasarısının, özellikle 26’ncı maddeyi ihlal eden düzenlemeleriyle, cinsel yönelimlerin dışlanmasına zemin hazırlamaktadır.
AİHM, ayrımcılık yasağının cinsel yönelim ve cinsiyet kimliği ile ilgili konuları kapsadığını açıkça ifade etmiştir.[9] Devletlerin, cinsiyet veya cinsel yönelim üzerinden ayrımcılık yapmalarının yalnızca son derece güçlü gerekçelerle haklı gösterilebileceği en yüksek mahkeme kararlarınca vurgulanmıştır. Uygulanan yasaların, ultrahükümlere ve toplumun değerlerine göre değil, evrensel insan haklarına uygun olması gerektiği kesinlikle unutulmamalıdır.
Bütün bu sürecin sonucunda, önerilen yasal düzenlemelerin yalnızca bireysel hak ve özgürlükleri tehdit etmekle kalmayıp, insan haklarının korunmasına yönelik mevcut yapıların da kamusal alanda büyük açıklar yaratacağı aşikardır.
Bu son düzenlemenin hayata geçmesi, özel hayatın gizliliği, ifade özgürlüğü, toplantı ve baş gösteri hakkının ihlal edilmesine neden olacak. Düşünüldüğünde, sıradışı bir tehdit altında yalnızca LGBTİ+ bireyler değil, toplumdaki herkes etkilenebilir hale gelecektir.
Dolayısıyla, önerilen yasalar insan hakları ihlaliyle kalmayıp, insan haklarını koruma misyonunu üstlenmiş nesnel hukuk süreçlerini de hedef alacaktır.
Dipnotlar
[1] BM Genel Kurulu, İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi.
[2] Beyanlar ve uluslararası metinler.
[3] AİHM Kararı, Ceza Hukuku ilke belgeleri.
[4] AİHM ve medeniyet anlayışları.
[5] Uganda yasaları ve cinsel eğilimler üzerine cezai yaptırımlar.
[6] Viyana Antlaşmaları Hukuku Sözleşmesi.
[7] AİHM ve ‘yaşayan belge’ anlayışı.
[8] Ayrımcılık konusundaki uluslararası beyanlar.
[9] AİHM, cinsel yönelim ve insan hakları kararları.
Etiketler: 11. Yargı Paketi, ayrımcılık, LGBTI+ hakları, Trans hakları
“`